Image Image Image Image Image

16

Ağu

Lolita’nın Hayat Ağacı

  • By admin

Lolita Asil’in 20. Sanat yılı… Cumartesi akşamı atölyesinde küçük bir arkadaş grubuna Mardin yemekleriyle kurduğu sofrada, sanattaki yirmi yılını anlattı. Bir yandan da kendisiyle ilgili hazırlanan belgeselin çekimleri yapılıyordu… Açıkçası bir ressamın atölyesinde, şahane sanat eserleri önünde yaprak dolmalarını, içli köfteleri ayıla bayıla yerken kameralara görüntü vermek ne kadar “şahane” oldu pek emin değilim ama Lolita Asil’in tatlı sohbetine ve sofrasına eşlik etmek benzersizdi…

Lolita Asil için sıra dışı ressam deniyor “hangi ressam ya da sanatçı sıradan olabilir“ diye düşünüyorum… Ama Lolita için bu tanım belki “kışkırtıcı-şaşırtıcı-beklenmedik” kelimeleriyle eşlenerek kullanılabilinir…

Çünkü o, kadavra üzerinde inceleme yaparak insanı çizen bir sanatçı… Otopsilere giren, beyin ve kalbi çizerken resim yapmaktan vazgeçmeyi düşünen, babaannesinin büyüttüğü, çok güzel ve sihirli bir kadın…

Babaannesi büyütmüş çünkü…

Anlatırken gözleri kızarıyor…

Dört yaşındaymış Lolita… Ablası da beş buçuk… Anneleri kalp romatizması olmuş. Köklü bir Süryani aile olarak göç ettikleri İstanbul’da çareler tükenince Londra’ya gitmiş anneleri. Ve ne yazık ki orada 27 yaşındayken vefat etmiş… “Hiçbir anım yok annemle.. Ama hiç… Hayatta olduğu dönemlerde de o kadar hastaydı ki bizimle bir ilşkisi olamadı hiç.. Büyük bir özlemdir içimdeki” diyor…

Böyle sessizlikler büyük bir anlayışı taşır aslında…

Masanın bir parça uzağındaki çok güzel bir tabloyu gösteriyor. “Bunu annem için yaptım ve asla satmayacağım dedim. Satmadım da… Bu resmi yaptıktan bir süre sonra düşünmeye başladım. Ben hangi hücrenin, hangi dokunun resmini yapmış olabilirim diye. Açtım anatomi kitabını ve aramaya başladım. Buldum. Altında ‘Timus’ yazıyordu. Hocama sordum… Timus anne ile bebeğin arasında ilşkiyi kuran ilk organmış meğer… Hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanıyorum.”

***
Ortak arkadaşımız Tülin, Lolita ile benim aramda ruhsal bir bağ olduğunu düşünüyor. Bizi nihayet bir araya getirdiğinde konuşmaya başlar başlamaz Tülin’in haklı olduğuna kanat getirdiğimiz tesadüfler ve benzerlikler çıkıyor ortaya… Tam bu sırada geçen yıl İstanbul Contemporary’de Galeri Selvin’in bölümünde görüp âşık olduğum ama satıldığı için çok hayıflandığım o şahane Feridun Oral heykelinin Lolita’nın hemen arkasında durduğunu fark edip neşeli bir çığlık atıyorum. Çok korkuyor bir an. “Bu güzel eser sende mi! Çok ama çok sevindim” diyorum. O heykeli bir tanıdığın evinde görmek çok mutlu ediyor beni… Artık istediğim zaman gelip görebilirim çünkü.. Nerede olduğunu biliyorum artık. Lolita gülüyor bu sevincime.

Rüyalarımızdan konuşuyoruz… Bu aralar gördüklerimi anlatıyorum. “Herkes rüyalarını yazmalı” diyor Lolita… Sonra kameralar tekrar çalışıyor.. O anlatmaya başlıyor… “Defalaraca sinir hücrelerinin resmini yaptım. Fark ettim ki evreni en iyi anlatan hücre yapısı nöronlarda var. Birbirleriyle inanılmaz bir iletişim içindeler. Hayat kendini durmaksızın tekrar ediyor. Güneşin doğuşu, batışı, günlük hayatın rutini içinde mütemadiyen yaşadıklarımızı düşünsenize… Benim işlerimde de hep tekrarlar vardır. Yaşamın döngüsü gibi. İnsanın içini resmetmekle ilgili dönem yani içteki duruşum bitti. Artık o gücün dışarıdan bakışı söz konusu. Yani üç boyutlu bir bakış ve heykel burada devreye giriyor.”

Lolita kahvelerimiz için alt kata, evine iniyor. Ben de o sırada atölyenin odalarını, resimlerini inceliyorum. Gazete kupürlerinin olduğu bir rafta Geçen yıl Faruk Bildirici’nin kendisiyle yaptığı bir röportajı görüyorum. Diyor ki o röportajda:

“Otopside daha önce defalarca dıştan çizdiğim insanın içini görmek istedim. İnsanın dışıyla içinin farklı olmadığını gördüm orada. Yaşamında mutluluğu görememiş insanların içlerinde karanlığı gördüm. Midesinden bıçaklanarak öldürülen bir insanın vücudu simsiyahtı. Yaşadığı korkuyu öldükten sonra da içinde, teninde, gözlerinde, her yanında görüyorsunuz. (…) Otopsiyi 15 günlük bir çocuk cesedi geldiği gün bıraktım. Kadavralar ve otopsiler, resmimi çok farklı etkiledi. Hayatımda da çığır açtı. (…) Resimlerimi beğenmeyen o kadar insanla karşılaştım ki. Beni sevecek değil ama yapmak istediğimi anlayacak ve saygı duyacak insanların çoğalmasını istiyorum elbette. İzleyicinin sanata bakıştaki kemikleşmiş yapısını değiştirmek istiyorum.”

***
“Body World sergisini” gördün mü gibi ayıp bir soru soruyorum. Ama iyi niyetle sorduğum soru havadayken hatamı fark ediyorum. Aynı iyi niyetle ve sabırla yanıt veriyor Lolita. Ama muhtemelen bıkmıştır bu sorudan. 2006’da Manchester’da görmüş evet! Kadavra çalışmaya ve otopsilere girmesinden çok çok sonra. Çok çok beğenmiş. “Benim yaptığım sanat tarafı. Gunther von Hagens bir doktor olarak işin tıp tarafını yapıyor” diyor.

Bize ikram ettiği şahane yemeklerden sadece pilavı yemiş olduğunu fark ettiğimiz anda gülüyor. “Misafir ağırlamayı çok seviyorum ve o yüzden yemek yemeyi unutuyorum… Bir de ben et yemiyorum” diyor… “Akademide insanın dıştan çizimini yaparken güzel vücut çizmeyi sevmezdim. Rubens’in kadınları beni daha çok çekerdi. Kaslı, deforme olmuş vücutlar, iri kemikler, çok çalışmış ellerin ayakları çizmek daha ilgi çekiciydi. Sonraları vücuttaki girinti çıkıntının, kemiğin arkasını görmek için kadavralara yöneldim. İlk kez 1996’da kadavraya girdikten sonra et yemeyi bıraktım. Bir daha da yemedim, vejetaryen oldum. Balık yiyorum.”

Bu perşembe sanatta 20. yılını “Hayat Ağacı- İnsanın Derinlerinden Başlayan Serüveninin Gün Işığına Çıkarak Evrene Yayılışının Hikâyesi…” başlığıyla kutlayacak…

Bizim buluşmamız 20 yıl almış… Resimleriyle hiç karşılaşmadıysanız bakalım sizin buluşmanız ne zaman olacak.