Image Image Image Image Image

26

Haz

Lolita Asil

  • By admin

Kapalıçarşı’da, babasının gümüş dükkanını devralan ressam Lolita Asil, üç buçuk senedir atölyesi vedükkanı arasında mekik dokuyor. Asil’le ressamlıkla esnaflığı nasıl bir arada yürüttüğünü ve gümüş işinin inceliklerini konuştuk

Kapalıçarşı Çuhacı Han’da küçücük bir dükkanda gümüş alım satımı yapan Lolita Asil’in (47) asıl mesleği ressamlık. 1991′de MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünden mezun olan Asil, 91-95 yılları arasında yüksek lisans tezini tamamladı. Bugüne kadar çeşitli sanat galerilerinde sergileri olan Asil, babasının ölümüyle kendini Kapalıçarşı’daki gümüş işinde buldu. Dükkanına girdiğiniz an duruşuyla, size hitap şekliyle alışagelmiş Kapalıçarşı esnafından çok farklı olduğunu hemen anlıyorsunuz. Gümüş alımında ise müşterilerine son derece düşünceli davranıyor. İlk önce, 30 yıldır babasıyla çalışan Nafiz Bey tarafından söz konusu gümüşlerin ayar derecesi tespit ediliyor. Ssonra da Lolita Hanım tartıp değer biçiyor ve diğer müşteriler duymasın diye rakamı bir kağıda yazıp size veriyor. Baba işini severek yürüten Lolita Asil, yaptığı resim çalışmalarıyla da kendinden bahsettiriyor. Tablolarında insan vücuduna ait tüm kemik, kas ve damarların ayrıntılarını çiziyor. Bir taraftan tıp kitaplarından insan anatomisini incelerken diğer yandan da Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı’nda kadavra çalışmalarına katılıyor. 2000 yılında İnsan Bedeni ile Resmin İlişkisi konulu doktora tezini tamamlayan Asil, aynı Leonardo da Vinci gibi tablolarında insan bedeninin anatomik çalışmalarını yansıtıyor.

- Hem ressamsınız hem de gümüş işiyle uğraşıyorsunuz. Sizi Kapalıçarşı’ya getiren ne oldu?
- Kapalıçarşı’ya üç buçuk yıl önce, babamın rahatsızlığı nedeniyle gelmeye başladım ve bir buçuk yıl önce de ölümünden sonra dükkanın işletmesini devraldım. O günden beri de tamamen buranın ‘vatandaşı’ oldum diyebilirim.

- Diğer esnaflar sizi nasıl karşıladı?
- İlk günden beri diğer dükkan sahipleriyle aram çok iyi. Ben çocukluğumdan beri dayanışmaya, yardımlaşmaya çok inanırım. Sabah dükkana gelene kadar her gördüğüm esnafla selamlaşırım, dolayısıyla hiçbir zaman bir sorun yaşamadım.

HERKES BABAMDAN ÇOK ÇEKİNİRDİ
- Gençliğinizde babanızla dükkana gelir miydiniz?
- Aslında işin ilginç yanı, babam beni dükkanına sokmazdı. İşinde çok katıydı ve gerçekten çok başarılıydı. Dükkana giren herkes ondan çekinirdi. Aslında çok yumuşak bir insandı ama ciddiyeti, insanları tedirgin ederdi. Ben de ondan çekinirdim, bu nedenle yan dükkandaki kardeşine giderdim. Amcam kuyumcuydu ve haftada iki gün satışta ona yardım ederdim. Sonra hastalık döneminde babam beni çok eğitti. Hasta yatağında bile bana dükkanda neler olup bittiğini, gümüş fiyatını her gün sorardı. Şimdi de babamın döneminden beri bizimle çalışan iki personelle bu işi yürütüyorum.

- Siz tam olarak ne iş yapıyorsunuz?
- Üretim yapmıyoruz sadece gümüş alım satımı yapıyoruz. Bazen yenisini üretiyoruz istek üzerine. Burada ayrıca ekspertiz de yapıyoruz. Gelen gümüşlerin yabancı mı, yerli mi olduklarına bakıyoruz, değer biçiyoruz, üretim yılını tespit ediyoruz. Burası 60 yıllık bir müessese olduğu için burayı gümüş konusunda bir merkez olarak görüyorum. Güven üzerine kurulmuş bir müessese olduğu için çok şanslıyım. Benim de en büyük arzum babamın kurduğu bu sistemi aynen devam ettirmek. Babamın bir sözü vardı ‘Bir kişi ya toplayıcı ya da satıcıdır,’ diye, ben toplayıcı değil, satıcıyım. Buraya o kadar güzel parçalar geliyor ki, bunları sevdiklerimle paylaşmak görevim. Bir parçayı gördüğümde ‘Tanıdığım kişinin evine bu çok uygundur,’ deyip o parçayı ona ayırıyorum.

Süryaniyiz, benim ilk öğrendiğim dil de Arapçaydı
- Satın aldığınız gümüşleri ne yapıyorsunuz?
- Çok buruk ve darbe yemiş gümüşleri eritiyoruz. Yani yeniden kullanılamaz ve dolayısıyla satılamaz ürünleri eritip yeni mallar alıyoruz. Bize her çeşit gümüş gelir. Biz prensip olarak ya tanıdığımız müşteriden ya da tanıdığımız esnaftan mal alıyoruz. Dışarıdan gelip ‘Ben gümüşlerimi satmak istiyorum,’ diyen kişilerden mal almıyoruz. Her türlü gümüş ev eşyası, takı, Osmanlı, İran, İngiliz, Rus deyince gözlerim parlıyor çünkü artık hemen hemen hiç yok. Bizi çok heyecanlandıran parçalar geliyor. Burası başka bir dünya.

- Biraz ailenizden bahseder misiniz?
- Biz Mardin kökenli Süryani bir aileyiz. Hepimiz Arapça konuşuruz. Benim ilk öğrendiğim dildir Arapça. Babam Kapalıçarşı’nın en eski gümüşçülerindendir, burada herkes onu tanır ve severdi. Biz iki kız kardeşiz. Ablam ben yurtdışındayken dükkana gelip benim yerime bakıyor.

İnsanın içinden evrene bakıyorum
- Siz vücut ve iskeletlerle çalışıyorsunuz. Bu seçimi nasıl yaptınız?
- Bana ‘kadavra ressamı’ diyen çok. Öyle bir yapıştırma oldu. Aslında ben insanı çok merak ettim. Çünkü benim mezun olduğum atölyenin o dönemde insandan koptuğunu gördüm. Sadece mekan ve formlar vardı. Ne yaşam, ne çevreniz ne de doğa sadece formlardan oluşmuyor. Orada insanın yokluğunu fark ettim ve insana yöneldim. Leonardo da Vinci gibi insanın içine girip bakmak istedim. Birden bire kendimi kadavra çalışmalarında bulup evreni sorgulamaya başladım: Evren nedir? Neden doğduk? İnsan olarak bu evrende ne işimiz var? Böylece insanın içinde gezinmelere başladım. Atölyede canlı insanları çok çizdik. Ama benim için içini görmek daha önemliydi. İçini de gördükten sonra o da yetmedi ve otopsi çalışmalarına başladım. Adli Tıp’ta otopsilere girdim ve bambaşka bir dünya gördüm. Sonuçta bu da insanı tanımamın sadece bir yoluydu. Yaptığım işler çok farklı bir boyut kazandı. Renk ilk kez hayatıma girdi. Hiçbir zaman Akademi’de görmediğim bir renk anlayışı bende yeniden canlandı. En son ‘Hayat Çizgileri’ adlı sergimde (2009) bu kesitleri anlattım.

- Bu sergiden sonra ne tür bir çalışmaya girdiniz?
- Şimdi içten dış yüzeye doğru yüzeysel bir anlatım içine girdim ve insanın içindeki gücün dışarıya yansımasını anlatmaya çalışıyorum. Bunu da heykellerle anlatmaya başladım. Heykele geçmek zorunluluğunu hissettim. Daha büyük formlar kullanmak istedim, hem renk hem çizgi ağır basıyor. Bu heykeller ilk kez 28 Nisan’da Art Bosphorus Fuarı’na sergilenecek.

Atölyede dinleniyorum
- Hem Kapalıçarşı’yı hem atölye çalışmalarınızı nasıl birlikte yürütüyorsunuz?
- Dükkanı 17.00′de kapattıktan sonra hemen atölyeme gidiyorum. Her gün üç-dört saat atölyede çalışıyorum, atölyem evimin üstünde. Aslında orada dinleniyorum. Her gün sistemli bir şekilde çalışıyorum. Kendimi şimdi buldum diyebilirim. Çünkü bir ara dükkana alışma dönemimde hiçbir şey yapamadım.